Kendimize anlamlı amaçlar belirleyerek
belli sürelerden oluşan ve esasında oldukça kısa olan yaşamlarımızı
geçirmekteyiz. Her nesil kendinden sonra gelen nesle katkı sağlayarak
dünyayı daha hoş bir hale getirme hedefinde. İşte eğitimciler böyle bir
görevi üstlenmiş kişilerdir.
Öğrenmenin sonu olmayan bir süreç olduğuna inanıyorum. Doğduğumuz andan
vefat etmekte olduğumuz ana dek devam ediyor. Bu süreçte kendimize ve
çevremize faydalı olmaya çalışıyoruz. Kendimizi gerçekleştirdikçe, hayatı
kucakladıkça, daha mutlu, daha verimli oluyoruz. Hayatımızın tatmin düzeyi
daha fazla oluyor.
Öğretmenlik, manevi tatmin düzeyi oldukça yüksek meslekler arasında yer
alıyor. Öğretmen öğrenci sevgisini çok özel, çok kutsal, çok geliştirici,
çok kalıcı olarak görüyorum. Her yıl yeni öğrenci gruplarıyla bir araya
geldiğimde, karşılıklı olarak birbirimizden öğrenmenin mutluluğunu
yaşıyoruz. Ne güzel!. Ne mutlu!. Bu diyalogda saygı önemli bir yer
tutuyor. Bir yetişkinin bir gence veya küçük bir çocuğa göstereceği saygı
arkasından gelen sevgi ve bunun karşılığında alınacak sevgi ve saygı.
Olgun bir yetişkin olmak demek, küçükleri korumak ve eğitmek anlamını
taşımaktadır. Eğitim alanındaki deneyimlerim biriktikçe, bir genci ya da
bir çocuğu incitmenin kolay olduğunu oysa onu yapıcı bir yaklaşımla
eğitip, geliştirmenin daha önemli ve emek isteyen bir süreç olduğunu
görüyorum.
Hepimiz hayatımız boyunca sürekli olarak hem bir öğrenciyiz hem de bir
öğretmeniz. Bir öğretmen olarak öğrencilerime yararlı olacak mesleki
bilgileri iletiyorum, onları mevcut kaynaklardan haberdar ediyorum ama
biliyorum ki, öğrenme ancak öğrenen öğrenmek istediğinde gerçekleşecektir.
Çocuklarımızın öğrenmeyi öğrenmesi ve öğrenmenin eğlenceli olduğunu
anlaması hayatları boyunca onlara yardımcı olacak keşiflerdir. Aktif
(etkin) öğrenme, bir başka deyişle yaparak, deneyerek, yanılarak,
duyularını kullanarak, düşünüp, tartışarak hayat boyu öğrenmek önem
taşımaktadır. Hepimiz hayatımız boyunca aktif öğreniyoruz. Sorularımızı
soruyoruz, cevaplarımızı bulmaya çalışıyoruz. Düşe-kalka, hata yaparak
büyüyoruz (Fathi, 1993). Aktif öğrenme sonucunda çocuklar kendi ilgilerini
tanıma ve sorularına cevap bulma yollarını keşfederler. Böylelikle kontrol
duyguları ve tatmin düzeyleri artar. İnisiyatifleri, merakları,
bağımsızlık ve sorumluluk duyguları olumlu etkilenir (Hohmann ve Weikart,
1995).
Bırakalım çocuklarımız yaratıcılıklarını diledikleri gibi kullansınlar.
Onları bizlerin kafalarındaki doğru ya da yanlışlarla kısıtlamayalım.
Bırakalım mor damlı bir ev yapsınlar. Bir yuvarlak çizip, uzay gemisi
olduğunu söylesinler. Onları kırmayalım, küstürüp öfkelendirmeyelim,
yargılayıp kınamayalım. İnsan olmanın doğasında hata yapmak, kusurlu olmak
var. Bizlerin en önemli rolü çocuklarımıza destek olmak. Onları dinlemek,
anlamak, fikirlerini kabul etmek, düşünmeye teşvik etmek, farklılığı kabul
etmek, hassas gözlemciler olmak, karşılıklı olarak birbirimizden öğrenmek.
Yaratıcı insanları anormal kabul edip, onları dışlamak, onların
potansiyellerinden yararlanmamak kimseye fayda sağlamayacaktır. Ancak
böyle bir yaklaşım, hiçbir şekilde çocukları başı-boş bırakmak anlamına
gelmemektedir.
Çoğu kez çocuklarla ilişkilerimizde övgü/ödül ve ceza dilini kullanıyoruz.
"Çok güzel olmuş", "çok beğendim" veya "berbat olmuş, becerememişsin",
"hiç beğenmedim". Oysa ortaya çıkardığı ürün çocuk için ne kadar anlamlı
ve değerli. Övgü yerine teşvik ifadelerini kullanabiliriz örneğin,
"resmini nasıl yaptığını bana anlatır mısın"; "resmini yaparken epey
uğraştın"; "resminde pek çok sarı renk kullanmışsın" gibi ifadelerle
harcanan çabaya odalaşan yapıcı yaklaşımlarda bulunabiliriz (Fathi, 1994).
Çocuklarımız bizlere doğanın hediyeleridir. Onlar bizim sahip olduğumuz
mallar değillerdir. Sanırım bu gerçeği göz ardı ediyoruz zaman zaman.
Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek,
anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek,
kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak,
olabildiğince ön yargısız olmak. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk çevresine
yetişkin olduğunda doğal olarak faydalı olabilecektir çünkü öncelikle
kendini anlayabilen, kendine faydalı olabilen bir insan olmuştur.
Şimdi sizlerle Ralph Waldo Emerson tarafından yazılmış olan aşağıdaki
şiiri paylaşmak istiyorum.
BAŞARI
Sık ve çok gülmek;
Zeki insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmak;
Dürüst eleştirmenlerin onayını almak ve sahte dostların aldatmacasına
kapılmamak;
Güzelliği takdir etmek;
Başkalarında en iyiyi bulmak;
Dünyayı sağlıklı bir çocukla, bir parça bahçeyle ya da düzelmiş bir sosyal
koşulla biraz daha iyi bir şekilde bırakmak;
Bir kişinin bile olsa siz yaşadığınız için daha rahat nefes aldığını
bilmek;
İşte bunlar başarıdır.
Bu şiir ne kadar geniş ve çok-yönlü bir başarı tanımını içeriyor değil
mi?!. Bu şiir bize başarının tek bir tanımı olmadığını, pek çok boyutu
olabileceğini hatırlatıyor. Hayatının tüm alanlarında başarılı/başarısız
bir insanın varolduğuna inanmıyorum. Başarılı ya da başarısız olduğumuz
yanlarımız var. Tıpkı, tümüyle aptal/akıllı, üstün/aşağı çocukların
olmadığı gibi. Bu şiir bizi, kendimiz ve çocuklarımız adına düşünmeye
davet ediyor. Hepimiz kendimize özgüyüz. Bizimle tamamıyla aynı olan bir
başka insan daha yok dünyada. Çocuklarımızı diğer çocuklarla kıyaslamak
örneğin, "Yasemin senden daha güzel resim yapıyor", "sen henüz düzgün
konuşamıyorsun oysa Ahmet çoktan konuşmaya başladı" gibi ifadeler onların
kalbini kırıp, gelişimlerini olumsuz etkilemekten başka bir amaca hizmet
etmeyecektir. Farklılık güzeldir, farklılık zenginliktir, farklılık
beraberinde kuvveti getirecektir. Birbirimizden farklı olan
yeteneklerimizi bir araya getirerek çok daha iyi şeyler başarabiliriz.
Unutmayalım, hepimiz birimizden çok daha zekiyiz. Bu da bizi takım (ekip)
çalışmasının önemine getiriyor. Eğitimciler, aileler, çocuklar, bütün
toplum el ele hep birlikte çalışarak amaçlarını gerçekleştirebilir.
Öğrencilerime kendilerini sürekli yenilemelerini ve geliştirmelerini
öneriyorum. Sporla, sanatla, kitap okuyarak, kurslara katılarak, eğitime
devam ederek... Kendine faydalı, kendiyle mutlu olabilen bir insan ancak
çevresine faydalı olabilir. Kendimizi ve çocuklarımızı, davranışlarının
farkında olan, düşünce ve duygularıyla ilgili farkındalık geliştirmiş,
öz-güven sahibi, empati kurabilen, problemleri iletişim becerileri yoluyla
çözebilen bireyler haline getirmeye çalışmak önemlidir. Bunun için
çocuklarımızın öncelikle bu özelliklere sahip yetişkin modellerini
görmeleri gerektiğini hatırlatmak istiyorum. İnsanoğlu boşlukta
yetişemiyor, uzun yıllar süren çabalar sonucu büyüyor ve olgunlaşıyor.
Onlara insanca davranışlar sergilemeden insan olmalarını beklemenin
gerçekçi olmayacağı görüşündeyim.
Öğretmenlik gibi bir sevgi mesleğini yapabilmenin bir ayrıcalık ve bir
hediye olduğunu düşünüyorum. Sevgisiz, katı bir kalple, kırıcı bir tarzla
yapılabilecek bir meslek olmadığına inanıyorum. Bir öğretmenin
performansında çalıştığı kurumdaki yöneticisi de rol oynamaktadır.
Öğretmenlik fiziksel ve duygusal açıdan zorlayıcı bir meslek olarak
nitelendirilebilir. Bir yuva yöneticisinin bundan haberdar olarak,
çalışanlarının verimi için en uygun ortamı oluşturmaya çalışması
önemlidir. Okulöncesi eğitimi alanında çalışan öğretmenler çocuklarla
ilişki halinde olmayı çok sevdikleri ve psikolojik bir tatmin aldıkları
için mesleklerini çoğu zaman yetersiz maaş alsalar bile sürdürmektedirler
(Fetihi, 2000).
Kendi eğitim felsefemi paylaşmaya çalıştığım bu satırlar, meslek
yaşamımdaki deneyimlerim ve bilgilerim ışığında ortaya çıkmıştır.
Sorumluluğumuzun, elimizden gelenin en iyisini yapmak olduğuna inanıyorum.
Hiç birimiz mükemmel değiliz. Yazımın sonunda "en iyi iyinin düşmanıdır"
ifadesini kullanmak istiyorum. Burada ifade etmek istediğim, eğer
kendimizden, çocuklarımızdan mükemmellik bekleyecek olursak, korkarım
üretimimiz yavaşlayacak, hata yapma korkumuz o oranda artacaktır.
Hizmetlerimizde daima titizlikle, iyi niyetle gayret etmek daha akılcı ve
gerçekçi olacaktır. Çalışma alanımızdaki isimlere, başlıklara takılmak
yerine içerik üzerinde durup, içeriği anlayıp kendi sentezimizi oluşturmak
daha gerçekçi ve sağlıklı olacaktır. Unutmayalım ki, tüm soruların cevabı
olabilecek sihirli bir değnek, tek bir doğru çözüm yolu yoktur. Çözümler,
edindiğimiz bilgileri eğitimcilik sentezimizden geçirerek çözüm yolları
üretip, bu yolları denemekten geçmektedir. Teori ve pratik el ele bizim
yol göstericimiz olacaktır.
Son olarak, kendilerinden çok şey öğrendiğim tüm öğrencilerimi ve tüm
öğretmenlerimi sevgiyle anmak istiyorum. Öğretmenlerimin ellerinden
hürmetle öperim. Hayatta olmayan öğretmenlerimin ve büyüklerimin geride
bana bırakmış oldukları aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
Onlarsız bugünlere ulaşmam güç olacaktı.
KAYNAKLAR
Fathi, L. (1994). Övgü mü teşvik mi?. Yaşadıkça eğitim, 32, 6-8.
Fathi, L. (1993). Çocuklarla nasıl oynayalım?. Yaşadıkça eğitim, 28,
28-30.
Fetihi, L. (2000). Okulöncesi eğitimde yönetici-öğretmen ilişkisi.
Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Dergisi, 17, 55-70.
Hohmann, M. ve Weiart, D.P. (1995). Educating young children: Active
learning practices for preschool and child care programs. Ypsilanti,
Michigan: High/Scope Press.
Yrd. Doç. Dr. Leyla FETİHİ
Kendisine çok teşekkür ederiz... |